6 Ocak 2012 Cuma

Küçük Prens'ten..


İşte o sırada bir tilki çıkıverdi ortaya.
“Günaydın” dedi tilki.
“Günaydın” dedi küçük prens kibarca. Ama etrafına baktığında kimseyi göremedi.
“Buradayım! Elma ağacının altında.”
“Sen kimsin? Çok güzel görünüyorsun.”
“Ben bir tilkiyim.”
“Gel, birlikte oynayalım. Öyle mutsuzum ki” dedi Küçük Prens.
“Seninle oynayamam” dedi tilki, “ Ben evcil bir hayvan değilim.”
“Buna çok üzüldüm” dedi küçük prens. Ama biraz düşündükten sonra: ”Evcil ne demek?” diye sordu.
“Anladığım kadarıyla burada yaşamıyorsun” dedi tilki, “Kimi arıyorsun?”
“İnsanları arıyorum,” dedi küçük prens, “ peki ama ‘evcil’ ne demek?”
“İnsanlar,” dedi tilki, “Tüfeklerle dolaşırlar ve avlanırlar. Tam bir baş belasıdırlar. Bir de tavuk yetiştirirler. Tüm işleri bundan ibarettir. Sen de mi tavuk arıyorsun?”
“Hayır, ben arkadaş arıyorum. Ama ‘evcil’ ne demek?”
“Bu pek sık unutulan bir şeydir. ‘Bağ kurmak’ anlamına gelir.”
“Bağ kurmak mı?”
“Evet. Örneğin, sen benim için sadece küçük bir çocuksun. Diğer küçük çocuklardan hiçbir farkın yok benim için. Sana ihtiyacım da yok. Aynı şekilde, ben de senin için dünyadaki yüz binlerce tilkiden biriyim sadece. Bana ihtiyaç duymuyorsun. Ama beni evcilleştirirsen eğer, birbirimize ihtiyacımız olacak Sen benim için tek ve eşsiz olacaksın, ben de senin için.”
“Anlamaya başlıyorum” dedi Küçük Prens. “Bir çiçek var. Sanırım o beni evcilleştirdi.”
“Olabilir. Dünyada her şey mümkündür.” dedi tilki.
“Ama bu çiçek dünyada değil.”
Tilki şaşırmıştı. “Başka bir gezegende mi?”
“Evet.”
“Peki orada avcılar da var mı?”
“Hayır, yok.”
“Bu çok ilginç. Peki ya tavuklar?”
“Hayır. Tavuklar da yok.”
“Eh, hiçbir yer mükemmel değildir” dedi tilki içini çekerek. Sonra kendini anlatmaya başladı:
“Yaşamım çok monotondur. Ben tavukları avlarım, avcılar da beni.  Bütün tavuklar birbirine benzer. Bütün insanlar da öyle. Bu yüzden biraz sıkılıyorum. Ama beni evcilleştirirsen eğer, yaşamıma bir güneş doğmuş olacak. Senin ayak seslerin benim için diğerlerinden farklı olacak. Ayak sesi duyduğum zaman hemen saklanırım. Ama seninkiler, bir müzik sesi gibi beni gizlendiğim yerden çıkaracaklar. Şu ekin tarlalarını görüyor musun? Ben ekmek yemem. Buğday benim hiçbir işime yaramaz. Bu yüzden de bu tarlalar bana hiçbir şey hatırlatmazlar. Buna üzülüyorum. Ama sen beni evcilleştirseydin, bu harika olurdu. Altın renkli saçların var senin. Ben de altın renkli başakları görünce seni hatırlardım. Ve rüzgarda çıkardıkları sesi severdim.



Sustu tilki ve uzun bir süre Küçük Prensi izledi.
“Senden rica ediyorum. Lütfen beni evcilleştir!” dedi.
“Elbette” dedi Küçük Prens. “Ama pek fazla vaktim yok. Yeni arkadaşlar edinmem ve birçok şeyi anlayabilmem gerekiyor.”
“Sadece evcilleştirdiğin kişiyi anlayabilirsin” dedi tilki. “İnsanlarınsa hiçbir şeyi anlayacak vakitleri yoktur. Her şeyi dükkandan hazır alırlar. Ve arkadaşlar dükkanlarda satılmadığı için de, hiç arkadaşları olmaz. Eğer bir arkadaşın olsun istiyorsan, evcilleştir beni!”
“Ne yapmam gerekiyor peki?” diye sordu Küçük Prens.
“Çok sabırlı olman gerekiyor. Önce çimenlerin üstüne, biraz uzağıma oturmalısın. Ben gözümün ucuyla seni izleyeceğim, sen hiçbir şey söylemeyeceksin. Sözcükler yanlış anlamalara neden olurlar. Ama her gün, biraz daha yakına gelebilirsin.”
Ertesi gün Küçük Prens yine geldi.
“Her gün aynı saatte gelmelisin” dedi tilki. “Örneğin öğleden sonra saat dörtte gelirsen, ben saat üçte kendimi mutlu hissetmeye başlarım. Zaman ilerledikçe de daha mutlu olurum. Saat dörtte endişelenmeye ve üzülmeye başlarım. Mutluluğun bedelini öğrenirim.
Ama günün herhangi bir vaktinde gelirsen, seni karşılamaya hazırlanacağım zamanı asla bilemem. İnsanın gelenekleri olmalıdır.
“Gelenek nedir?”
“Bu da çok sık unutulan bir şeydir” dedi tilki. “Bir günü diğer günlerden, bir saati diğer saatlerden ayıran şeydir. Örneğin, şu benim avcıların da gelenekleri vardır. Perşembeleri kızlarla dansa giderler. Bu yüzden de Perşembe benim için harika bir gündür. Üzüm bağlarına kadar yürüyebilirim. Ama avcılar dansa herhangi bir gün gitseydi, benim için hiçbir günün özelliği olmayacaktı ve asla tatil yapamayacaktım.”
Böylelikle Küçük Prens tilkiyi evcilleştirdi. Ve ayrılma vakti geldiğinde “Ah! Sanırım ağlayacağım” dedi tilki.
“Bu senin hatan” dedi Küçük Prens. “Ben sana zarar vermek istemedim. Seni evcilleştirmemi sen istedim.
“Doğru, haklısın” dedi tilki.
“Ama ağlayacağını söyledin!”
“Evet, öyle.”
“O halde bunun sana hiçbir yararı olmadı.”
“Hayır, oldu. Buğday tarlalarının rengini gördükçe seni hatırlayacağım. Şimdi git ve güllere bir kez daha bak. O zaman kendi gülünün evrende eşsiz ve tek olduğunu anlayacaksın. Sonra bana veda etmek için buraya geri döndüğünde, sana hediye olarak bir sır vereceğim.”
Küçük Prens güllere bir kez daha bakmaya gitti.
“Hiçbiriniz benim gülüm gibi değilsiniz. Çünkü henüz hiçbiriniz evcilleşmediniz. Ve siz de hiç kimseyi evcilleştirmediniz” dedi onlara. “Siz tıpkı tilkinin benimle karşılaşmadan önceki hali gibisiniz. Dünyadaki binlerce tilkiden yalnızca biriydi o. Ama ben onunla dost oldum ve şimdi artık o özel bir tilki.”
Güller bu duyduklarına çok bozuldular.
“Evet, güzelsiniz. Ama boşsunuz. Sizin için kimse yaşamını feda etmez. Yoldan geçen herhangi biri, benim gülümün de size benzediğini söyleyebilir. Ama benim gülüm sizin her birinizden çok daha önemlidir. Çünkü ben onu suladım. Ve onu camdan bir korunakla korudum. Önüne bir perde gererek rüzgarın onu üşütmesini engelledim. Tırtılları onun için öldürdüm ( ama birkaç tanesini kelebek olmaları için bıraktım). Onun şikayetlerini ve övünmelerini dinledim. Ve bazen de suskunluklarına katlandım. Çünkü o benim gülüm.”
Bunları söyledikten sonra tilkinin yanına döndü.
“Elveda” dedi.
“Elveda” dedi tilki de. “Ve işte sırrım: Bu çok basit. İnsan gerçekleri sadece kalbiyle görebilir. En temel şeyi gözler göremez.”
“Temel olan şeyi gözler göremez” diye tekrarladı Küçük Prens. Öğrendiğinden emin olmak istiyordu.
“Senin gülünün diğerlerinden daha önemli olmasını sağlayan şey, ona ayırdığın vakittir.İnsanlar bu en önemli gerçeği unuttular. Ama sen unutmamalısın. Evcilleştirdiğin şeye karşı her zaman sorumlusun. Gülüne karşı sorumlusun."
“Gülüme karşı sorumluyum” diye tekrarladı Küçük Prens, öğrendiğinden emin olmak için. Sonra yoluna devam etti.

5 Ocak 2012 Perşembe

Körler Ülkesi


Dere tepe ,dağ ova dolaşmasını seven tek gözlü bir adam varmış.
Yürür yürür gidermiş,gider gider yürürmüş.
Bir gün uzaklarda renkleri karmakarışık bir köy görmüş;alacalı bulacalı garip bir köy.
Yaklaşmış köye doğru.
Yolları bir tuhaf,evleri bir tuhaf,insanları bir tuhafmış köyün…
Girince köyün içine anlamış meseleyi körler köyüymüş burası.
Kadınların,erkeklerin,çocukların,velhasıl herkesin sımsıkı kapalıymış gözleri…
Gezginci adam karar vermiş burada yaşamaya…
-Hiç değilse benim bir gözüm var,diyormuş.
Körler ülkesinde şaşılar kral olur,derler.
Ben de bunların başına geçer yaşarım demiş.
Körlerin gözleri yokmuş ama elleri,kulakları,burunları çok hassasmış.
Kendilerine göre kurdukları bir düzen içinde yuvarlanıp gidiyorlarmış.
Adam şaşkın hallerine bakıyormuş onların.
Yürümeleri,konuşmaları doğrusu başka türlüymüş.
Bir gün körlerden biri ötekinin malını aşırmış.
Sadece tek gözlü adam görmüş bunu.
Bağırarak ilan etmiş.
-Filanca malını çaldı falancanın.
Körler:
-Nereden biliyorsun o kadar uzaktan duyulmaz ki,demişler.
-Ben duymadım,gördüm.
Gözüm var benim.
Görüyorum.
Körler göz diye,bir şey bilmiyorlarmış.
Uzun yıllar içinde çoktan unutmuşlar bu hissi.
-Ne demek görmek,demişler nasıl görüyorsun yani,duyulmayacak mesafeden anlıyor musun ne olup bittiğini?
-Anlıyorum tabii…
-İnanmayız,imtihan edeceğiz seni…
Adamı almışlar,uzakça bir yere dikmişler.
Tecrübeleriyle biliyorlarmış o uzaklıktan hiçbir şeyin işitilmeyeceğini.
-Anlat bakalım,şimdi biz ne yapıyoruz,demişler.
Adam anlatmış:
-Oturuyorsunuz,konuşuyorsunuz,şu ayağa kalktı,bu elini oynattı,beriki bacağını sallıyor vs…
Derken körler bir evin içine girmişler,bağırmışlar:
-Anlatsana…
-İçeri girdiniz,göremiyorum ki…
Körler bilmedikleri için içeri girmenin ne olduğunu:
-Ne olmuş yani içeri girmişsek.
Elli santim fark etti,anlat anlat demişler.
-Arada duvar var,görmüyorum.
Körler …
Sen atıyorsun,demişler,az önce tesadüf etti.
Bak,şimdi bilemiyorsun.
-Çıkın dışarı söyleyeyim.
-Bu kadar uzaktan duyunca ha içerisi ha dışarısı,ne çıkar yani…
-Ben duymuyorum,ben görüyorum diyormuş adam.
-Öyle şey olmaz,demişler.
Sende bir bozukluk var.
Saçmalıyorsun,acayip şeyler söylüyorsun.
Hekime muayene ettireceğiz seni…
Adamı yaka paça köyün hekimine götürmüşler.
Hekim de kör tabii…
Elleriyle yoklamış ve parmaklarını adamın gözünde gezdirirken:
-Buldum,demiş.Bozukluk burada…
Adamın açık olan gözünü kastediyormuş hekim ve:
-Saçmalaması bundan dolayı,diyormuş.
Ben şimdi hallederim,düzeltirim onu…
Körler ülkesinde kral olmaya kalkan gezginci zor bela kurtarmış kendini oradan.
Körler görenleri anlayamazlar.
Saçmalıyor sanırlar ve onu düzeltip kendilerine benzetmek için gözlerini çıkarmaya uğraşırlar.

Anahtar Sesi

"Bir anahtar sesi kaydettim; 
bir gun cok urkersem, her sey ters giderse, 
ya da cok yalniz hissedersem kendimi, 
kulakligimi takip dinlerim diye... 
** ** ** 




Bugun posta kutusuna bakmak, apartman aidatini odemek, evi havalandirmak ve 
bir sorun olup olmadigini ogrenmek icin yine annemlerin bos duran evine 
gittim. 


Duvardaki Saatli Maarif Takvimi'nin yapragini kopartmiyorum annemin 
olumunden beri. Masanin uzerindeki o gazeteler daha uzun sure kalacak boyle 
giderse. 


Butun cocuklugumun gectigi yataga yattim. Bir basinaydim evde; bir de 
acilmis camlardan girmis iki sinek ucusuyordu uzerimde. Neler neler geliyor 
insanin aklina boyle anlarda, bir daha asla bir sinek oldurebilecegimi 
sanmiyorum. 


Sanki her gun bir kare fotografi cekilmis bir cicegin filmi gibi gecti 
duvarlarin onlarca yillik badanasi gozlerimin onunden. O elektrik dugmesi ne 
kadar yukarilardaydi bir zamanlar. Yattigim yerin tam uzerinde, tavana 
yapistirdigim koca posteri de gorur gibi oldum. 


** ** ** 


Bizim, ablamla butun cocuklugumuz bu iki odali evde, bu odada gecmisti. 


Annem ile babamin, hemen hemen hepsinin bizim yaslarda cocuklari olan, 
kalabalik bir arkadas grubu vardi. Cogu da babamin okuldan arkadasiydi. Bu 
grup oyle duskundu ki birbirine, yaz tatilleri haric, her Cumartesi aksami 
sirayla birisinin evinde toplanirlardi. 


Bu toplantilara cocuklar goturulmezdi. Bize gelindigi zaman, biz ablamla 
odamiza tikilip, ne yapacagimizi bilmezdik. Cok utanirdik pijamalarimizla 
misafir odasindan gecip mutfaga gitmeye - 
ama bize gelinmesine raziydik; cunku bizimkiler gittiginde, evde yalniz 
kalirdik 
ve mutfaga utandigimiz icin degil, korktugumuz icin gidemezdik. 


Evde ablamla yalniz kaldigimizda, karanlik salonu gecip ulasacagimiz mutfak, 
mumkunse hic gidilmemesi gereken bir yerdi. 


Eger birimizin gitmesi sartsa, odada sopaya benzer ne varsa elimize alir, 
onde ben, kalbimiz kut kut atarak, yavaaas yavas mutfaga dogru ilerlerdik. 


O uzuuun yolda da konusurduk yuksek sesle; bir hirsiz gizlenmisse korkup 
kacsin diye: 


- Kizilderililer saklandi degil mi? 


- Evet; kovboylar da saklandi, hepsi silahli... 


- Dev Con da orda mi?? 


Bunu duyan hirsiz kesin altina ederdi, biz de mutfaga gittikce yaklasirdik. 


Mutfaga her ne nedenle gitmissek, en gec bir saniye icinde bitirmemiz 
gerekirdi isimizi. Su iceceksek, "kupten masrapayla su alip, bardaga koyma 
ve bir dikiste icme" dunya rekorlari kirardik. 


Tam o sirada bir tikirti olursa, cigliklar atarak, o bir saatte milim milim 
geldigimiz yoldan, bir saniyede kosarak geri doner, mutfagin isigi acik 
kaldiysa artik donup kapatamazdik. 


Yataklarimiza baliklama atlayip, yorgani basimizi da otecek sekilde yukari 
cekip: 


- Kizilderililer saklandi degil mi? 


- Evet; kovboylar da saklandi, hepsi silahli... 


- Kac tane? 


- Binden fazla; koltugun arkasindakileri saymiyorum... 


diye yuksek sesle, misafir odasindan duyulabilecek sekilde konusmaya 
baslardik. 


** ** ** 


Aradan uzun, cok uzun bir sure gecerdi - ya da o zamanlar sureler daha 
uzundu 
ve korkunc sessizlikte, apartman boslugundan asansorun sesi gelirdi. 


Atom saati sasar, o asansorun 6 kati cikma suresi sasmazdi. Tam saniyesinde 
disaridan "Zaankk!..." diye asansorun durma sesi gelirdi. (size o asansorun 
6. katta durmamasinin ne anlama geldigini anlatamam) 


Derken, karanlikta bir tomar anahtar sesi duyulurdu. 


Once alttaki Elzette kilide sokulan anahtarin sesini duyardim. Bu sesin 
notasi da milim sasmazdi. Hatta anahtar delige girecekken, once saniyenin 
onda biri kadar arama, tam delige denk getirme sesi gelirdi. 


Daha sonra sira ustteki Viro kilide gelirdi. Onun sesi daha yumusakti ve 
sanki daha cabuk acilirdi. 


Alttaki ve ustteki kilitlerin acilma sesleri, 
ardindan gelen acilan kapi gicirtisi: buyuk mutsuzlugun sonu, misil misil 
uyku, 
ertesi sabah kim bilir bize soylemedikleri ne korkulari olan arkadaslar 
demekti. 


** ** ** 


Anahtar sesi, farkinda olunmasa da cok onemlidir. 


Kimisi icin, 
o anahtarin sesinin ardindan, o kapidan cikip gitmek ozgurlukken - 
kimisi icin de, 
o anahtarin sesinin ardindan, o kapidan iceri girilmesi paha bicilmezdir. 


Sevdiklerinizin, 
kavustuklarinizin, 
sevincleri paylastiklarinizin, 
doyamadiklarinizin hic eksik olmamasi; 


yolunuz kadar - 
butun kilitlerinizin de hep acik olmasi dilegimle.." 


Yalcin Ergir

4 Ocak 2012 Çarşamba

Küçük Şeyler





Hep Küçük Şeyler Bizi Usandıran
Küçük Şeyler Bizi Utandıran
Hep Küçük Şeyler Küçük Şeyler Bizi Yarıştıran
Küçük Şeyler Bizi Uzlaştıran
Küçük Şeyler Hepsi de Küçücük Şeyler...
Bizi Yönlendiren, Sevindiren, Düşündüren


Hep Kısa Anlar, Mutluluklar
Hayal Görür Uzun Zamanlar
Hep Kısa Anlar Karar Verdiğimiz
Sonra Günler Boyu Neden Diye Düşündüğümüz
Kısa Anlar Hepsi de Kısacık Anlar
Bizi Yönlendiren, Sevindiren, Düşündüren


Hep Büyük Düşler, Büyük Düşler Peşinde Koştuğumuz
Sonra Nerdeyiz Diye İçinde Kaybolduğumuz
Hep Büyük Düşler Elimle Tutamadığım
Hiç Görmediğim, Yaşamadığım
Büyük Düşler Hepsi de Küçücük Şeyler
Bizi Yönlendiren, Sevindiren, Düşündüren


Hep Küçük Şeyler Bizi Savaştıran
Küçük Şeyler Bizi Barıştıran
Hep Küçük Şeyler Seni Sevdiğim
Küçük Şeyler Seni Üzdüğüm
Küçük Şeyler Hepsi Minicik Şeyler
Bizi Yönlendiren, Sevindiren, Düşündüren

Beslediğiniz



Cherokee kabilesinin yaşlılarından biri kabilenin gençleriyle hayat, aşk ve evlilik üzerine konuşurken şunları söylüyor:
- İçimizde iki kurt var ve bunların arasında da korkunç bir savaş,
- Kurtlardan biri korkuyu, öfkeyi, kıskançlığı, pişmanlığı, açgözlülüğü, kibiri, kendine acımayı, küskünlüğü, aşağılık duygusunu, yalanları, üstünlük taslamayı ve benciliği temsil ediyor;
- Diğeri ise; zevki, huzuru, sevgiyi, umudu, paylaşmayı, cömertliği, dinginliği, alçakgönüllülüğü, nezaketi, yardımseverliliği, dostluğu, anlayışı, merhameti ve inancı.
Dinleyenlerden biri soruyor;
- Peki, hangi kurt kazanacak?
Yaşlı adam kısaca cevap veriyor:
- Beslediğiniz...

1

Bir gün, bir bilge, kendi türleriyle uçmayı reddeden iki ayrı cins kuşa rastlar yol kenarında.
 Hayli merak eder bu iki farklı yaratığın nasıl olup da kendi aileleriyle, ait oldukları yerlerde yaşamak istemediklerini, nasıl olup da bir ´yabancı´yı kendi kardeşlerine yeğlediklerini. Biri karga, biri leylek...


... O kadar farklıdır ki kuşlar, ihtimal veremez birbirlerini sevdiklerine, türdeşleriyle değil de birbirleriyle uçmayı yeğlediklerine. Öyle ya, karga dediğin kargalarla uçmalıdır, leylek dediğinse leyleklerle. Yaklaşır ve merakla inceler kuşları. Ta ki her ikisinin de topal olduğunu keşfedinceye kadar.


O zaman anlar ki, birlikte kaçar, birlikte uçar, birlikte yaşarlar beklenenlerin yanında tutunamayanlar.


O zaman anlar ki, sahip oldukları değil, sahip olmadıklarıdır kimilerini birbirlerine yakın kılan. Topal kuşlar birbirlerinin ´arıza´larını bilir ve sömürmek ya da örtmek yerine kabullenirler öylesine.


En sahici dostluklar ortak varlıklar üzerine değil, ortak yoksunluklar üzerine kurulanlardır.


Aynı şekilde zengin, aynı şekilde mesut olanların ortak paydaları sabun köpüğü gibidir uçar, söner.


Ortak acı, ortak hüzün, ortak pürüzdür esas yakınlaştıran, yaklaştıran...